but1
   
   
  AMALEK KUŞKULARINA / KÖTÜ DÜRTÜLERİNE YAPTIKLARI YORUMLAR.
   
 

 

   
     
 
  ŞALOM GAZETESİNDEN
  Dış Basından /İsrail’in korkuları ve Amalek’in cephanesi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Pazartesi günü Beyaz Saray’ı ziyaret ettiğinde yanında Başkan Obama’nınki ile ısrarlı bir şekilde çatışan bir gündem taşıyor olacak. Obama, Netanyahu’nun bir ‘Filistin Devleti’nin kurulmasını desteklemesini istiyor. Netanyahu ise tamamıyla farklı bir şey istiyor: Başkan’ın, İran’ın nükleer bir silaha sahip olmaktan alıkonulması hususundaki mutabakatı.

Netanyahu, 1990’ların sonlarındaki ilk başbakanlığında, aşikâr samimiyetsizliği ile tanınmıştı. Bu nedenle İran konusunda takılmasını – son konuşmalarımızdan birinde İran’ın “Mesihi kıyametçi bir mezhep” tarafından yönetildiğini söylemişti – Ortadoğu Barış Süreci, özellikle de Obama Yönetimi’nin Batı Şeria’daki yerleşim birimlerini engellemek yönünde tırmanan baskıları ile ilgili karmaşık sorunlar yumağından kaçınmak olarak yorumlamak mümkün.

Netanyahu hakkındaki bu değerlendirme, onun kuvvetli bir şekilde blöf yapan, fakat gerekli ve kaçınılmaz olduğunu düşündüğünde eğilmesini bilen bir kötümser (veya onun tanımlamasıyla mutabıksanız, bir pragmatist) olduğunu vurguluyor. İlk başbakanlık döneminde, Yahudiliğin ikinci en kutsal şehri Hebron’un bir kısmını Yaser Arafat’ın kontrolüne bırakarak Büyük İsrail prensiplerine ihanet etmişti. Netanyahu’nun pragmatizmi aynı zamanda İsrail ile Washington arasındaki ilişkinin çok kutsal olduğunu bildiğini de gösteriyor. Başka bir deyişle, Netanyahu, söylemine rağmen, Obama’nın izni – gelecek gibi görünmeyen bir izin – olmadan hiç bir zaman İran’ı vurmayacaktır.

Ne var ki bu, hem İsrail Başbakanı’nı, hem de Yahudi tarihindeki bu anı yanlış okumak demektir. Netanyahu’nun Filistin meselesinde zor kararlardan kaçınmak isteyeceği, hem siyasi (diyelim ki Filistinlilerin kendi kaderlerini belirleme davasına olumlu yaklaşan biri değildir), hem de stratejik (aşırıları İran yanlısı olan, bölünmüş ve işlevsiz Filistinlilerin uzlaşmaya hazır olmadıklarına inanıyor) açıdan doğrudur.

Yine de Başbakan’ın İran nükleer programıyla ilgilenmesi samimi ve içten gibi görünüyor. Yakın zaman önce danışmanlarından birinden Netanyahu’nun İran hakkındaki endişelerini ölçmesini istemiştim. Yanıtı, “Amalek’i düşün” olmuştu.

“Amalek” özde “varoluşsal tehdit”in İbranicesidir. Geleneklere göre Amalekler Yahudilerin ölmeyen düşmanlarıdır. Bunlar Tevrat’ın beşinci kitabında ortaya çıkarlar ve Mısır’dan kaçan İsrailoğulları’nın en arka sıradakilerine saldırırlar. Hahamlar birçok Yahudi neslinin Amalekler ile karşılaşmak zorunda kaldıklarını öğretirler: Nabukadnezar, Haçlılar, Torquemada, Hitler ve Stalin, Amalek’in kötü niyetli ruhunun görünümleridir.

Eğer İran’ın nükleer programı mecazi olarak Amalek’in cephanesiyse, o zaman bir İsrail Başbakanı, müttefikleri ne düşünürlerse düşünsünler, Yahudi tarihi uyarınca bunun yıkılmasını sağlamaya çalışmaya mecburdur. Son konuşmamızda Netanyahu, metafizik ve Tevratsal açıdan fakat İran’ın nükleer silah arzusunun “tarihin menteşelenmesini” sembolize ettiğini söyledi.

Netanyahu, “İran bir ülkeyi yok etmekle tehdit etti” dedi. “Tarihsel anlamda bu şaşırtıcı bir şeydir. Bu, kamuoyunun yargısında fiilen karşılıksız kalmış anıtsal bir rezalettir. Tabi ki bazı baştan savma, üstünkörü kınamalar oldu fakat ‘j’accuse (suçluyorum)’ olmadı, şok olmadı.” Netanyahu, tarihin öğrettiği derslerden birinin, “Eğer zamanında karşı çıkılmazsa, kötü şeylerin daha da kötüye gitmeye meyletmesi” olduğunu iddia etti. “İranlı liderler İsrail’in yıkılmasından ve yok olmasından söz ediyorlar ve eşzamanlı olarak da yok olmasını temin etmek için silahlar üretiyorlar”, diye devam etti.

Daha geniş anlamda, nükleer bir İran, “Her tarafta, birçok kıtada, bu fanatizmin zafere giden nihai yol olduğuna inanacak olan dinci militanları cesaretlendirecektir” yorumunu yaptı.

Netanyahu’nun İran’ı yeni Amelek olarak görmesini anlamak için entelektüel ve ruhsal gelişiminin iki cephesini anlamak önemlidir: Babasının ilmi ve abisinin şahadeti.

99 yaşındaki babası Benzion Netanyahu önde gelen İspanyol Yahudi tarihçisidir. En dikkat çekici kitabı “15. yüzyıl İspanyası’nda Engizisyonun Kökenleri”, engizisyonun doğuşu hakkındaki eski anlayışları yıktı.

Benzion Netanyahu, 1.300 sayfa boyunca İspanyolların Yahudilerden nefretlerinin sadece teolojik nedenlerle olmadığını, fakat ırk nefreti temeline dayandığını (İspanyollar, limpieza de sangre, yani kan saflığı prensibini izlediler) iddia etti.

Baba Netanyahu, aynı zamanda İspanyol Yahudilerinin, karşıtlarını rahatlatma çabalarının boşuna olduğunu, çünkü kendilerine yönelik suçlamaların mantıktan ve gerçekten yoksun bulunduğunu ve belki de en önemlisinin, Yahudi nefretine yönelik (bu tabiri antisemitizme tercih etti) yazılı ve sözlü ifadelerinin kaçınılmaz olarak fiziksel zulme yol açtığını da iddia etti. “Araştırmamızdan ortaya çıkan, İspanyol Engizisyonu’nun, katiyen şartların ve olayların tesadüfî olarak bir araya gelmesinin bir sonucu olmadığıdır” diye yazdı. “Engizisyon, bunun olmasını istemiş ve on yıllarca bunun üzerinde çalışmış bir hareketin ürünüydü.”

Benziyon Netanyahu, dikkatlice okunduğunda, antisemitizmin bir nefret olduğu inancını önerir. Baba Netanyahu’nun görüşüne göre böyle bir duyguya tek rasyonel tepki, militan Yahudi meşru müdafaasıdır.

Binyamin Netanyahu ve iki kardeşi engizisyon tarihi ile karartılmış bir evde büyüdüler ve kendilerine Benzion’un, Yahudi zayıflığının sonuçları hakkındaki anlayışı öğretildi. Babası Netanyahu’ya tarihsel bir çerçeve sağlamışsa, abisi Yonatan da, ruhunu halkının var olmasına adamış bir Yahudi modeli sundu. 1976’da, Arap ve Alman teröristlerin rehin tuttuğu İsraillileri kurtarmak için Ugana’daki Entebe Havaalanı’na yapılan baskına komutanlık yaparken öldürülen Yonatan, muhtemelen Entebe halen pasifliğe karşı modern Yahudi reddinin en saf ifadesini sembolize ettiğinden, Varşova Gettosu sonrası Yahudi şahadetinin en saygı duyulan figürüdür.

Arkadaşları ve danışmanları, Netanyahu’nun, abisinin ölümümden üç ders çıkardığını söylerler: Birincisi, Yahudileri tehdit edenler ve tehditlerini uygulayacak imkânları olanlar önceden nötralize edilmelidir. İkincisi, hiç kimse Yahudileri - Yahudilerin kendileri hariç -  savunmayacaktır. Üçüncüsü, antisemitizmi teşhir etmek ve soykırım noktasına gelmeden antisemitizmle savaşmak için kader Netanyahuları seçmiştir.

O zamanlar savunma bakanı olan Şimon Peres, Yonatan Netanyahu’nun ardından şöyle demişti: “Öyle zamanlar vardır ki, bütün bir ulusun kaderi bir avuç savaşçıya ve gönüllüye bağlıdır. Onlar dünyamızın namusunu çok kısa bir süre içinde sağlamalıdırlar. Böyle anlarda soracakları, akıl danışabilecekleri kimse yoktur. Olay yerindeki komutanlar çatışmanın kaderini belirlerler.”

Binyamin Netanyahu’nun bir yandan İran’ın nükleer programını engellerken, diğer yandan da ABD ile ilişkileri sürdürmek gibi yıldırıcı bir görevi var. İran nükleer kapasiteye ulaşırsa İsrail onu başarısız bir başbakan olarak değerlendirecek; ülkesinin Washington’daki durumunu bozarsa, yine başarısız olmuş olacak.

Netanyahu Obama’yı, İran’ın İsrail’e karşı Amalek boyunda bir tehdit oluşturduğuna ikna edebilir, fakat İran’ın Amerika’ya karşı varoluşsal bir tehdit oluşturduğuna ikna etmek için çok daha fazla zorluk çekecek. Nükleer bir İran’ın ABD’nin çıkarı için iyi olmadığı kesinlikle doğru. Bu, başka şeyler dışında, dünyanın en istikrarsız bölgesinde muhtemel bir nükleer silah yarışının başlaması anlamına gelecek ve Amerika ile İran arasında İran Körfezi’nin hakimiyeti için verilen 30 yıllık mücadelenin, İran’ın zaferi ile, biteceği anlamına gelecek. Buna karşı, bir Amerikan saldırısının veya Amerika onaylı bir İsrail saldırısının kısa vadeli maliyeti dehşet verici derecede yüksek olabilir.

Kriz kötüleşirken Obama seçeneklerinin az olduğunu görecek ve mevcut olanlar da bütün ikna yeteneğini kullanmasını gerektirecek. İran’ı angaje ederken, nükleer programını durdurması karşılığında İran’ın bütün uluslararası izolasyondan tamamen kurtulacağına söz vermesi gerekecek. Fakat aynı zamanda, nükleer programını sürdürmesi halinde, İran’ı Batı ile top yekûn bir yabancılaşma – gaz ticaretinin sınırlanması, bankacılık sisteminin durdurulması –  ile tehdit etmeye hazır olması gerekecek.

İran’ın nükleer kapasite elde ettikten sonra engellenmesi konuşmaları İsraillileri (veya hatta İran’ın Arap rakiplerini) mutlu etmez ve aslında onları askeri bir saldırıya geçmeye yaklaştırabilir. İsraillilerin varoluşları ile ilgili tehlikeli bir durum hakkında hissettikleri özel dehşeti anladığını gösteren Başkan Obama tabi ki bunu biliyor.

Geçen sene seçim kampanyası esnasında bana şöyle demişti: “Amerika’nın belli yönlerden Yahudiler için güvenli bir sığınak haline geldiğini iddia edenler olabileceğini biliyorum, ama eğer Holokost’u yaşamışsan, bu ne olursa olsun Yahudi halkının kendi başının çaresine bakabileceği fikri ile aynı güven ve güvenlik duygusunu vermeyecektir.”

Netanyahu, Obama’nın İranlıları angaje etme planını desteklediğini söylüyor. Angajman çabasının işlememesi halinde yaptırımların sıkılaştırılmasını da destekliyor. Fakat çok az şüphe olmalıdır ki, bu senenin sonuna kadar bir ilerleme kaydedilmezse Netanyahu İran’a saldırmayı ciddi şekilde düşünecektir. Askeri danışmanları bana, bir saldırının, hatta Amerikan yardımı veya izni olmadan yapılacak bir saldırının, İran’ın programını iki ile beş yıl arasında geciktirmesinin yüksek bir ihtimal olduğunu söylediler.

Bu, dünya çapında rağbet görmeyen bir adım olacaktır, fakat Netanyahu İsrail halkının çoğunun arkasında olacağını biliyor. Hatta Netanyahu’nun ağabeyinin cenazesindeki methiyeyi okuyan adam olan çok daha güvercin görüşlü Şimon Peres bile Benzion’un, oğullarına öğrettiği dersleri özümsemiştir.

Şimdi  Devlet Başkanı olan Şimon Peres’i kısa süre önce ziyaret ettiğimde kendisine, ülkesinin Yahudi tarihi derslerini (gereğinden) fazla öğrenmiş olma ihtimalinin bulunup bulunmadığını sordum. Şöyle cevap verdi: “Eğer fazla tepki vermek ya da az tepki vermek gibi bir hata yapacaksak, zannederim ki fazla tepki vermeyi tercih ederim.”
Jeffrey GOLDBERG
The New York Times, 17 Mayıs 2009
20.May.09

   
   
  ŞALOM GAZETESİNDEN
  Maskeli.Balo@Purim.Bayrami.din

Çoğumuzun bildiği gibi Purim, MÖ 4. yüzyılda Pers Kralı Ahaşveroş’un veziri Aman’ın, ülkesinde sürgünde olan Yahudilerin tümünü öldürmeye karar vermesi üzerine gelişen olayları ve Kraliçe Ester’in din kardeşlerini kurtarışını anan, rabinik bir bayramdır.

Rabinik bayram nedir diye soracaksınız doğal olarak. Yıl boyunca kutladığımız bayramlardan ikisi dışında tümü, Tora’da yer alan ve anılması ya da kutlanması emredilen günlerdir. Ancak Hanuka ile Purim, o tarihlerde meydana gelen olayların ardından rabilerimiz tarafından bayram ilân edilmiştir.

Büyük Kabala âlimi Rabi Yitshak Luria’ya (Ari aKadoş – Kutsal Ari olarak da bilinir) göre, vezir Aman, Amalek halkının son kralı Agag’ın onuncu nesilden torunudur.

Amalek’i daha önceki yazılarımızdan hatırlıyor musunuz? Hani Bene Yisrael Mısır’dan çıkıp çöle girdiği andan itibaren pusuda bekleyen, saldıran, yok etmeye çalışan ve Yahudiliğin antitezi olan ulusu? Sayısal değeri kuşku anlamına gelen safek ile aynı olan Amalek’i?

Bene Yisrael, Kenaan’a girdikten sonra uzunca bir süre fiziksel bir krala ihtiyaç duymadı. Üstün niteliklere sahip liderleri, onlara yol gösteren yargıçları (Şofetim) ve Kutsal Olan ile ilişkilerini sağlayan peygamberleri vardı. Peygamberler sözcüğü tuhaf gelebilir ama halkın o zamanlar ruhanilik seviyesi çok yüksek olduğundan, aralarındaki peygamberlerin sayısı boldu. Ancak Peygamber Şemuel döneminde halk (nedense?) “kral isteriz” diye tutturdu ve Kutsal Olan’ın, fani bir kralın mahsurları konusunda uyarılarına rağmen ısrarını sürdürdü. Sonunda Şemuel, Şaul adlı bir kişiyi kral meshetmek üzere görevlendirildi. Hemen bir açıklama: Dönemin ruhaniliği en yüksek peygamberinin, kral ilân edilecek olan kişinin başından aşağı bir miktar yağ dökmesine meshetmek denirdi. 

Tanrı’nın, Bene Yisrael’in ilk kralı Şaul’a verdiği ilk görev, Amalek ulusunu ortadan kaldırmak oldu. Şaul, Amalek ile savaşa tutuştu ve hepsini yok etti ancak Tanrı’nın emrini ihlâl ederek, Kral Agag’ı hemen öldürmek yerine tek bir gece yaşamasına izin verdi.

Şimdi soracağımız soru, sürekli gündeme gelir. Amalek’in neden ortadan kaldırılması gerekiyordu? Çünkü Amalek’i fiziksel bir ulus olarak görmek doğru değildir; Amalek, hepimizin içini kemiren sinsi kuşkudur. Temiz kalbimizi oyan, zihnimizi kirleten, aklımızı çelen, ikna olmamızı engelleyen, beynimizi yiyip bitiren o kuşku... Amalek bunu tek başına mı başarır? Tabii ki hayır. Ona biz izin veririz. Tıpkı Kral Şaul’un, Kral Agag’ın bir gece yaşamasına izin verdiği gibi.

Peki, bir geceden ne çıkar? Bütün bir ulus çıktı çünkü Kral Agag o gece bir kadını gebe bıraktı!

Nerede kalmıştık? Ari aKadoş’a göre: Pers Kralı Ahaşveroş’un veziri Aman, Agag’ın onuncu nesilden torunu ve aynı zamanda onun reenkarnasyonudur. Zaten Purim’de okunan Megilat Ester’de vezirden “Aman haAgagi” diye söz edilir. Kraliçe Ester’in kuzeni (bazı kaynaklara göre amca veya dayısı) Mordehay ise Şaul’un reenkarnasyonudur. Daha gerilere gidecek olursak, Mordehay, Öğretmenimiz Moşe’nin ağabeyi Aaron’un da reenkarnasyonudur. Neden mi?

Bene Yisrael çölde, Moşe ise Tora’yı almak üzere dağda iken meydana gelen talihsiz Altın Buzağı olayına yeterince şiddetle karşı çıkmayan Aaron, hatasını Mordehay olarak telafi etmiş ve Aman’ın heykelinin önünde eğilmeyi reddetmiştir.

Mordehay, Şaul’un de reenkarnasyonudur demiştik. İki eski rakip (Şaul ile Agag) yeniden karşılaşmış, Agag’ı yok etmeyen Şaul, bu kez Mordehay olarak Agag’ın onuncu nesil torunu Aman’ın karşısına çıkmıştır. 

Demek oluyor ki, Purim öyküsü aslında kendi içimizdeki kuşkuyu yok etme savaşıdır.

Pers ülkesindeki ölümcül tehlike nasıl atlatıldı peki? Önce Kabalistik bir açıklama:

Rabi Moşe Hayim Luzzato’nun ilahi ilhamla kaleme aldığı Dereh Aşem(Tanrı’nın Yolu) kitabında belirtildiği gibi, bu dünyada meydana gelen her olayın kökeni, Yukarı Alem denilen ve doğaüstü güçlerin bulunduğu Tanrı katıdır. Aşağı Alem diye adlandırılan bu dünya ile Yukarı Alem sürekli etkileşim halindedir. Bu âlemde meydana gelen ne varsa, tekrar Yukarı Alem’e yansır ve bir şekilde yeniden bu âlemi etkiler. Açıklaması zor gibi gelse de, gündelik yaşamda kullandığımız atasözleri bu ilkeyi çok sık dile getirir: Ne ekersen onu biçersin; İyilik eden iyilik bulur; Kötü söz sahibini bulur...

Ari aKadoş’a göre Ester hem bir peygamber, hem de Kabalist idi; bu âlemde meydana gelmesi istenen her değişikliğin Yukarı Alem’den kaynaklanması gerektiğini biliyordu. Bir etkinin ‘oradan’ harekete geçmesi için, ‘burada’ bir şeylerin yapılması şarttı.

Dolayısıyla, Mordehay kendisinden Kral Ahaşveroş’u Yahudiler için verdiği ölüm fermanını kaldırmaya razı etmesini isteyince, Ester bütün Yahudilerin bir araya toplanmasını, hepsinin 72 saat boyunca oruç tutmasını ve tsedakavermesini şart koştu. Oruç tutmanın amacı, insanoğlunun bencilce alma arzusuna gem vurmak; tsedaka vermek ve paylaşmak suretiyle de Yukarı Alem’de Merhamet niteliğini uyandırmaktı.

Mordehay Yahudileri topladı, onlara İlahi Işık ile nasıl bağlantı kuracaklarını ve Tanrı’nın 72 İsmi’ni nasıl kullanacaklarını öğretti. Merhamet niteliğini harekete geçirmek için yoksullara yardım etmelerini ve birbirlerine hediyeler vermelerini söyledi. Yahudilerin edimleri (amelleri), Yukarı Alem’de gerekli değişimi sağlayacak kadar güçlüydü.

Sonucu hepimiz biliyoruz. Rabilerimiz, Purim mucizesinden bir yıl sonra 14 ve 15 Adar tarihlerinde bu dünyaya aynı Işığın aktığını fark etti. Bu durum, o muhteşem enerjinin evrene kazındığı ve bir daha silinmeyeceği anlamına geliyordu. Dolayısıyla söz konusu tarihleri bayram ilân ettiler.

Purim mucizesinin en dikkat çekici yönü, Megilat Ester’de Tanrı’nın Adı’nın bir kez dahi geçmemesidir. Kutsal Olan, Kendini gizlemeyi ve olaya ‘sahne arkasından’ müdahale etmeyi tercih etmiştir. Ester sözcüğünün İbranice anlamı ‘gizli’, Pers dilindeki anlamı ise ‘yıldız’dır.

Purim’in güçlü enerjisinden yararlanmak için yapmamız gerekenler Megilat Ester’i okumak, tanıdıklarımıza ve ihtiyacı olanlara armağanlar (özellikle yiyecekler) vermek ve zihnimizi, kısıtlayıcı ve bencil düşüncelerden arındırmaktır. Genelde Purim’de ne yaparız? Kılık değiştirir ve kafayı dağıtmaya çalışırız, değil mi?

Hiç maske taktınız mı? Yüzünüzü gizlediğiniz an hareketlerinizin ne kadar değiştiğini fark ettiniz mi? Başınızı sağa sola nasıl çevirdiğinizi, ellerinizi nasıl oynattığınızı? Bir de her gün taktığınız psikolojik maske var, öyle değil mi? Daha doğrusu, takındığınız tavır. Olmak istediğiniz kişinin mimikleri. Hangisi ‘gerçek siz’i temsil ediyor peki? Eğlence olsun diye taktığınız fiziksel maske mi, yoksa her gün yüzünüze oturttuğunuz ifade mi?

Bu Purim Bayramı’nda, kadim günlerden beri dünyamıza akan güzel enerjiden yararlanmamız ve aslında kim olduğumuzu keşfetmemiz dileği ile...

Estreya SEVAL VALİ

   
   
  SEVİVON..... (TÜRKÇE KONUŞANLAR İÇİN YAHUDİLİKLE / YAHUDİLERLE İLGİLİ KONULARI ANLATAN / İŞLEYEN SİTE)
  YAHUDİ TARİHİ BÖLÜMÜ..
sevivon.com/jewish_history.asp?id=25

16: Kral Şaul
Tüm halka hitaben yaptığı veda konuşmasında Moşe halkı şöyle uyarıyor: “Tanrı’nın size vermekte olduğu, miras alacağınız ve yaşayacağınız ülkeye vardığınızda ve ‘Çevremizdeki tüm uluslar gibi bir kral seçelim’ dediğinizde, (o zaman) kendinize Tanrı’nın seçtiği bir kral atayacaksınız. Kendinize kardeşleriniz arasından bir kral atayacaksınız. Kardeşiniz olmayan bir yabancıyı atayamazsınız. Ancak kral çok fazla at edinmemeli... Ve çok fazla eş edinmemeli... Çok fazla gümüş ve altın da edinmemeli. Ve krallığının tahtına oturduğunda kendisi için Tora’dan bir nüsha yazacak...” (Devarim 17:14-19) Şimdi bunun zamanı gelmiştir. Yahudi ulusu neredeyse dört yüzyıldan beri güçlü bir merkezi liderlik olmadan yaşamış ve artık eksikliğini duymaya başlamıştır.

Dolayısıyla Peygamber Şemuel’den bir kral atamasını ister. BÜTÜN DİĞERLERİ GİBİ Şemuel bu istekten ötürü pek memnun değildir ama Tanrı yerine getirmesini söyler. Ancak Tanrı’nın da memnun olmadığı açıktır: “Halkın sana söylediğini dinle çünkü seni reddetmediler ama Benim onlara hükmetmemi reddettiler.” (1 Şemuel 8:7) Moşe olayların bu şekilde gelişeceğini öngördüğü ve Tora’da bu konuda bir emir olduğu halde neden Şemuel ve Tanrı hoşnutsuzdu? Cevap halkın kral isteme şeklinde gizlidir: Ve halk (Şemuel’e) dedi ki: “... Şimdi diğer bütün uluslar gibi bizi yargılayacak bir kral seç...” (1 Şemuel 8:6) Yahudi bir kral “diğer bütün uluslar”ınki gibi bir kral olmamalıydı. Yahudi bir kral ideal Yahudi’nin bütün niteliklerini taşıyan bir örnek, ulusun taklit edeceği bir kahraman olmalıydı. “Diğer bütün uluslar gibi” bir kral talep etmeleri, Yahudilerin her gün üstlenmek zorunda kaldıkları ağır sorumluluk yükünü atarak rahatça arkalarına yaslanmak için büyük, güçlü bir adam istediklerini göstermektedir. Sizin yerinize karar verecek birinin olması birçok şeyi kolaylaştırır.

Bu yüzden Talmud der ki “köle, köle olmaktan ötürü daha mutludur”, kendisine iyi davranılan bir köle, kendisine bakılması ve onun yerine karar verilmesi karşılığında özgürlüğünden vazgeçecektir. M.Ö. 836 yılında Şaul, halkın istekleri doğrultusunda Peygamber Şemuel tarafından kral olarak meshedilir (İbranice moşah: başına yağ dökerek kutsamak. Moşiah, Mesih sözcüğü buradan gelir. SEÇİM Şaul nasıl kral seçildi? Şaul’un meshedilmesinin hikâyesi Yahudi toplumunun o dönemde ne durumda olduğu hakkında çok şey öğretir. Bir kere ortalıkta çok sayıda peygamber vardır. Talmud, Moşe’nin zamanından 1.Bet -Amikdaş’ın yıkılışına kadar -insanların her konuda danıştığı- bir milyonun üzerinde peygamber olduğunu söyler.

Yahudi kanunu konusunda karmaşık bir sorunuz mu var? Bir peygambere sorun. Evlilik konusunda fikir mi istiyorsunuz? Bir peygambere sorun. Eşeğinizi mi kaybettiniz? Bir peygambere sorun. Aslında Şaul ile Peygamber Şemuel’in karşılaşması da böyle oldu. Şaul kaybettiği bazı eşeklerin yerini bulmak için yardım istemek üzere Şemuel’e gelir. Bu tuhaf bir hikayedir. Bir adam gider ve hayatta olan en büyük peygambere sorar: “Eşeğim nerede?” Peygamber cevap verir: “Eşeğin barakanın arkasında. Ha, yeri gelmişken, sen İsrael’in kralısın. Şemuel ona kral olacağını söylediğinde Şaul saklanır. Karakterinin zayıflığını ilk burada görürüz. ÖLDÜRÜCÜ ZAYIFLIK Talmud, Şaul’un fiziksel olarak herkesin üzerinde olduğunu açıkça belirtmekle yetinmez. Ahlaki ve etik açılardan da herkesin üzerindedir. Örnek bir kişidir ama bir zayıf yönü vardır: alçakgönüllülük konusunda bir sorun yaşamaktadır. Gerçekten alçakgönüllü bir insan gerçek güç ve zayıflıklarını bilir. Kendisine ve konumuna gösterilmesi gereken saygının da ayrımını yapar.

Ancak Şaul Yahudi ulusunun lideri olacak kadar güçlü değildir. Yahudi ulusuna önderlik etmek çelik gibi bir irade ve diplomasi karışımı gerektirir. Moşe’nin Yahudilere çölde önderlik ederken karşılaştığı zorlukları gördük (13. bölüm). Lider yeterince güçlü değilse Yahudi milleti onu ezip geçecek, fazla güçlü olduğu takdirde de başkaldıracaktır. Şaul ile başlayan zayıf liderler sorunu, apaçık bir şekilde ortaya çıkacağı gibi, Yahudi ulusunun tarihi boyunca başına bela olacaktır. Şaul M.Ö. 879 yılında 877 yılına kadar hükümdar kalır. Sadece iki sene boyunca krallık yapar ve trajik bir şekilde ölür. Aslında kısa krallığının kendisi de trajiktir, bunun nedeni de baştan yaptığı öldürücü hatadır. Tanrı’nın Amalek haklını ortadan kaldırma emrini yerine getirmez. Yahudi ulusuna Erets Yisrael’e girerken verilen önemli emirlerden biri “Amalek’i yok etmektir”. Amalek tarihte Yahudi ulusunun en büyük düşmanıdır.

Bu ulus kötülüğü simgeler ve Yahudilere karşı duyduğu patolojik nefret öylesine büyüktür ki fırsatı eline geçirdiği takdirde Yahudileri yeryüzünden sileceği için Tora’da onları yeryüzünden silme emri vardır. Amalek’in en büyük hırsı dünyayı Yahudilerden ve ahlaki etkilerinden kurtarmak ve gezegene putperestliği, paganizmi ve barbarlığı geri getirmektir. İyi ile kötü arasındaki kozmik savaş anlaşmalarla halledilemeyeceğinden Tanrı Yahudilere Amalek’i yok etmesini emreder: bütün ulusu, son ineğine kadar. Şaul’un bunu yapma fırsatı vardır. Emredildiği gibi Amalek’e karşı savaşır ve kazanır ama sıra hükmü yerine getirmeye gelince, duraksar. İnekler esirgenir. Amalek’in kralı Agag da öyle.

AMALEK’İN İDEOLOJİSİ Tarih hâlâ Şaul’un hatasının sonuçları ile uğraşmaya devam etmektedir. Agag, Peygamber Şemuel tarafından öldürülmeden önce bir çocuk vücuda getirir, sonra da Amalek ulusu yeraltına iner. Günümüzde Amalek soyundan gelenleri tanımlama olanağımız yok ama ideolojisinin hayatta kaldığını biliyoruz. Bazı halklar Yahudileri defalarca yok etmeye yeltenmiştir. Bunun bir örneği, Kraliçe Ester zamanında (M.Ö.355) Yahudileri ortadan kaldırmaya çalışan Pers veziri Aman’dır. Hitler de kesinlikle Amalek ideolojisini benimsemişti: Evet, biz barbarız! Barbar olmak istiyoruz. Bu bizim için onurlu bir ünvandır... İlahi takdir insanlığın en büyük kurtarıcısı olmamı emretmiştir. İnsanı, vicdan ve ahlak adlı küçültücü ve utandırıcı sahte vizyonundan kurtarıyorum... Vicdan bir Yahudi icadıdır. (Hitler Konuşuyor, sh.87, 220-222) Hitler’e ve holokosta bakınca Tora’nın Amalek’e atfettiği öylesine derin bir nefretin dünyada var olabileceğini anlıyoruz.

Naziler her bir Yahudi’yi öldürmek istedi. Yahudi asimile olmuş, üç nesilden beri Hıristiyanlarla evlenmiş olabilirdi ama bunun önemi yoktu. Naziler en küçük Yahudi mirasına sahip herkesi öldürme eğilimindeydi. Yahudi ulusunun ve Yahudi etkisinin bütün izlerini silmek istiyorlardı. ŞAUL’UN SONU Bu arada Peygamber Şemuel Şaul’a şöyle der: “Sana doğru dönmeyeceğim çünkü sen Tanrı’nın sözünden çıktın ve Tanrı seni İsrael Kralı olarak kabul etmiyor.” Ve Şemuel gitmek üzere döndü ama o (Şaul) giysisinin eteğini tuttu ve yırttı. Ve Şemuel ona dedi ki: “Tanrı bugün İsrael krallığını senden kopardı ve senden daha iyi olan adamına verdi.” (1 Şemuel 15:26-28) Bu kritik hata sonucunda Şaul’un işi biter. İkinci bir şansa sahip olmaz. Söz konusu İsrael Kralı olduğunda Tanrı vakit kaybetmez. Eğer bu sert gibi görünüyorsa, Tanrı ve Yahudi ulusu arasındaki ilişkilerin ana hatlarını aklımızda tutmamız gerekiyor: 1. Sorumluluk düzeyiniz bilgi düzeyinizle orantılıdır. Güçlü konumlardaki kişilerin hatalarının çok büyük sonuçları vardır. 2. Yükümlülük düzeyiniz sorumluk düzeyinizle orantılıdır. Ne kadar büyükseniz, kararlarınızın etkisi o kadar büyüktür.

Dolayısıyla son derece yüksek bir standart tutturmanız gerekir. Bu nedenle Yahudi liderlerin en küçük hataları bile ağır bir şekilde cezalandırıldı. Şaul’un işinin bitmiş olmasına rağmen bu, anında devreden çıkarıldığı anlamına değil, soyunun monarşiyi sürdüremeyeceği anlamına gelir. Gerçekten de Şaul’a bu bildiriyi yaptıktan sonra Şemuel meshetmek üzere başka bir kral aramaya gider ve onu en olmayacak yerde bulur.